BARSELONA’da olmak… F. İyibilgin

Yorgundum, hem de çok yorgun…

Yabancı misafirler için zorunlu koşuşturmalarım, seyahat hazırlıkları ve de son günlerde başımdan geçen sıra dışı olayların tesiriyle de olacak, kafam, bedenim, ruhum yorgundu…

Bir de üstüne bir kaç gün süren uykusuzluk faktörü eklenince ki, sabaha karşı 04.40 da uçaktaki koltuğuma kendimi attığımda tek yapmak istediğim şey uyumaktı, sadece uyumak…

Uçağın Barselona Hava Limanına inişe geçtiğini söyleyen pilotun sesiyle kendime geldiğimde, hayal meyal hatırladığım son şeyin, emniyet kemerimi bağladığım an olduğunu düşündüm.

Uçağın penceresinden gözüme çarpan ilk şey, ilginç mimarisiyle kocaman bir kentti…

Arkama yaslanıp, bir taraftan sahil boyunca gördüğüm manzaranın keyfini çıkarırken, diğer yandan yaklaşık 3,5 saattir havada olduğumuzu hesapladım.

Oturduğum yerde bu kadar uzun süre deliksiz bir uyku çekmiş olmanın inanılmazlığıyla esnedim, gevşedim, geride bıraktığıma inandığım tüm yorgunluklarıma ve can sıkıntılarıma inat yanımdakilere şımardım:

“Geldim Barselona, haydi kucakla beni!”

Nasıl şımarmayayım ki? İspanya’daydım…

Fazla ilgim olmasa da, Dünya Futbol Şampiyonunun ülkesinde, Akdeniz’in en batısında, Katalonya’nın başkentinde, Picasso’nun, Gaudi’nin, matadorların, flamenkocuların diyarındaydım işte…

***

Barselona’da, yani bu yılki Homelink (www.homelinkturkey.com/ ) serüveninin ilk durağındayım…

Havaalanından trenle şehir merkezine, oradan konaklayacağımız eve gelmemiz yaklaşık 40 dakikamızı aldı.

Değişim yaptığımız İspanyol ailenin evi, şehrin en merkezi mahallelerinden birinde,La Sagrada Familia Kilisesiyle aynı cadde üzerinde, modern bir binanın 6. Katında, küçücük ama Agbar Tower manzaralı sevimli, keyifli bir daireydi…

Komşuya bırakılmış anahtarları teslim alınca, bu yılki tatil evimize girmemiz, yerleşmemiz hiç de zor olmadı…

Masanın üzerinde “ Hoşgeldiniz” le başlayan kısa mektup, Barselona’ya ilişkin broşür, doküman ve haritalar, buzdolabında Katalonların yöresel yemeklerinden “Pollastre armb garmbes” ve “Escalivada” ve enfes şarap, o anda Türkiye yolunda olan ev sahiplerinin bizim için hazırladığı hoş sürprizlerdi…

Pollastre armb garmbes; Tavuk ve karides parçalarının sarımsak ve salçayla soslanarak fırında pişirilmiş damak zevkimize hiç de yabancı olmayan lezzetli bir yemekti.

Escalivada ise bizim daha çok meze olarak yaptığımız, közlenmiş kırmızı biber ve patlıcanın sarmısak, limon suyu ve zeytinyağı ile soslanmış haliydi. Onlar ayrıca kavurulmuş iri soğan parçaları ilave etmişlerdi.

İlk akşam yemeğimizi evin, Agbar Tower manzaralı küçük balkonunda yedik.

Yabancı bir ülkede,yabancı insanların evindeki bu ilk akşamımızda, tanıdık Akdeniz esintisi tenimizi serinletirken,Tower’in yamacında tanıdık bir yarım ay ve başımızın üstünde tanıdık bir gökyüzü bize gülümsedi, üzerimizde yabancı (!) beyaz martılar uçuştu…

Okuduğumuza ve öğrendiğimize göre Barselona’da yapılması gereken 10 şeyden ilki La Sagrada Familia Kilisesi’ni görmekti. Dolayısıyla biz de ilk ziyaretimizi La Sagrada Familia Kilisesi’ne yaptık.

Burası meşhur mimar Antoni Gaudi’nin baş yapıtlarından biri.

(Gaudi’nin eserlerindeki çok renklilik ve farklılık, hayatındaki karmaşanın dışa vurumu olarak yorumlanıyor.)

La Sagrada Familia Kilisesi, gerçekten de renkleri, kuleleri, heykelleri,kabartmaları ve duvarları ile son derece ilginç, benzersiz, görülmeye değer bir sanat eseri.

Ve Park Güell…Kont Guell’in 20 hektarlık arazisi üzerinde bir bahçe şehir olarak tasarlanmış, mimarlığını yine Gaudi’nin yaptığı, içinde Gaudi’nin kendi evinin de bulunduğu, şehrin kuzeyinde, Akdeniz manzaralı cennetten bir köşe…

Onlarca sütun üzerine inşa edilmiş seyir terasları, doğanın renklerini ve figürlerini yansıttığı seramiklerden yapılmış oturma alanları, sokak çalgıcıları ve yeşil alanları ile gezilesi, soluklanası bir park.

***

Bugün Barselona’da 4. Günümüz.

Gezeceğimiz, göreceğimiz o kadar çok yer var ki…

Burada 14.00/ 17.00 saatleri arasında siesta dedikleri öğle tatili yapılıyor. Mağazalar, alışveriş yerleri kapanıyor.

O saatler arasında sokaklar sessizliğe bürünüyor. Bizim gibi turistlerin dışındaki yerli halk pek ortalıkta görünmüyor.

Siesta saatlerinde kentin boş sokaklarında, ağaçlıklı geniş bulvar ve caddelerinde dolaşmaksa, farklı ve hoş bir duygu…

Henüz Picasso Müzesine gidemedik, bir flamenko bara uğrayamadık ya da La Rambla Caddesindeki renkli gecelere akamadık ama kentle tanışıyoruz işte yavaş yavaş, sindire sindire…

Tanıdıkça, öğrendikçe, ilginç şeylerle karşılaştıkça aktarmak üzere, şimdilik;

” İspanya’dan selamlar, sevgiler!!!”

“Saludos deste Espana, le encanta!!!”